Friday, May 15, 2009

Karanlıkta Yürüyen Adam

Friday, May 8, 2009

Korku

ve bir gün etrafında senden başka sen kalan biri olmaz. Herkes yabancılaşır. En yakınların bile. Hatta annen, kardeşin... Yalnız olduğuna emin olduğun o anın gelmesinden korkarsın, hala kendini ikna edebiliyorken etrafındakilerin senin bir parçan olduğuna. Farklı, ayrı değil. Senin devamın olduğuna....
Bir gün gelir, etrafındakilere yüklediğin anlamlar sana anlamsızlaşır. Kavramlar karışır. Silbaştan yaşama kararını almaya mecbur bırakılırsın. Ya da bırakılacağından korkarak yaşarsın senelerce.

Friday, May 1, 2009

Bu gün benim doğum günüm







Saturday, March 28, 2009

Sonra

Bi gün ben doğdum Sonra büyüdüm Onu gördüm Buluştuk Ben konuştum o dinledi Ben konuştum o sıkıldı Ben konuştum, o konuştu Ben dinledim, o konuştuBen konuştum, o uyudu Ben konuştum, o güldü Ben konuştum, o televizyon seyretti Ben konuştum, o konuştu Ben konuştum, onun aklı başka yerdeydi Sonra bi gün ben öldüm O yalnız kaldı
Üzüldü Düşündü Sonra her şey kaldığı yerden devam etti.

Saturday, March 21, 2009

Pencere


Thursday, March 19, 2009

Kaan Çakar - Çekerken




Cihangir'de gergin anlar...



Monday, March 16, 2009

Likör ve Çikolata

Babaannemin Mecidiyeköy’deki evi, Tekel Likör Fabrikası’nın tam arkasına düşüyordu ama evdeki her aromadan likör stokumuzun temel nedeni bu değildi.
Likör, sigara ve çikolata. Misafir öncesi hazır bulundurulması gereken temel 3 şeydi.

Gelen misafir çoğunlukla çikolatasıyla gelirdi ya, yine de sanki hiç çikolata gelmezmiş gibi, önceden bir kutu hazır edilirdi. Gelen misafir, elindeki paketler kocaman gülücüklerle alınarak salona buyur edilirdi.
Onlar yerlerine yerleşirken, çikolata paketleri açılır, teşekkürler edilir ve vitrinden indirilen kristal likör kadehlerine dönemin en popüler likörü doldurularak, çikolata ile birlikte ikram edilirdi.

Bu likörün yeri şimdilerde de korunuyor. Ama viski tarafından da destek görüyor. Likör olaraksa Baileys, Mozart gibi karamelize likörler o şerefli tekel meyve aromalı likörlerinin yerini aldı çoktandır. Ama vişne likörü ev yapımı ise yeri doldurulamıyor. İçmeyen varsa bile bir tadına bakıyor.
Halam yapar vişne likörü. Çok da güzel yapar namussuz. Likörün kendisini değil de, içinde bekletilen o vişne tanelerini löp löp nasıl da götürür insan... Çocukken de tutkun olduğum halen daha yolunu gözlediğim bir ikramdır kendisi.

Misafir dönemleri için alınan ya da yapılan bu likörler, misafir yokluğunda da rabet görüyordu elbette... Likör dolabında saklanan bu içkiler, ara ara, kapağından içiliveriyordu. Bu test zamanlarında, aromalar birbiriyle yarıştırılıyor ve en popüleri belirleniyordu... Portakal... hmmm.. Şeftali de güzelmiş... Altın mı? İlginç...Nane.. Yeri belli. Ama en popüleri muz likörüydü... Muz aromalı olarak sevdiğim tek şey. Muzun kendisi de buna dahil.

Gelelim sigaraya. Sigara içilmeyen bir evde, bir sigara kutusu ve içi yeni açılmış ve misafirlikten misafirliğe gün gören sigaralar dolu. İlginç bir manzaraydı. Ve tuhaf olan o sigara kutusunun ve o kalmış, bayatlamış sigaraların kokusuydu... Düşününce bile burnuma gelen o tuhaf sandık kokusu...
Sigara yandığında değil, bayatladığında ve sarardığında güzel kokan bişeydi. Ve yanması çok anlamsızdı...
Sigaralarla birlikte sigara kutusu; kutu kutu üst üste dizilebilen, aralarında boşluklar bırakabilen güzel ve tuhaf kokulu bir oyun eviydi.

Çikolatalara özel bir durum hatırlamıyorum. İçlerinde likör veya akışkan bir krema olmadığı sürece çikolata yemek anlamsızdı. Hele ki madlen! Ama en çok da madlen alınırdı... Madlenleri sevmezdim, hala da sevmem.

Likör, sigara ve çikolata, çocukluğumun misafir temaları. Şimdi düşünüyorum da, bir arkadaşıma gittiğimde çikolatalı bişiyler ya da şarap, meyve şarabı gibi tatlı içkiler almamın nedeni bu olabilir...

Tuesday, March 3, 2009

Başından defetme beni!




Friday, July 25, 2008

Şu anda tatil hayalleri kuruyorum.

Tatile çıkıyomuşum.
Kaşa gidiyomuşum mesela.
Orda bi tepede böyle minik minik evler varmış.
Verandasında hamaklar varmış... tepeden deniz ayaklarındaymış...

Kalkıyomuşum sabah, her yer ahşaptanmış. Ama örtüler, minderler ... hep beyazmış. Uçuşuyomuş perdeler açık balkon kapısından içeri...
Tahtadan bir rüzgar çanı varmış takırdıyormuş hafiften...

Sonra verandasında bir sedir varmış. Ortasında da saçtan bir masa. Üstünde kahvaltılık bi sürü ıvır zıvır varmış...
Evin önünden aşağı doğru patika bi yolu varmış. İndin mi deniz hemen ordaymış...

Kumları şeker gibiymiş. Havlumu sermişim kumlara yağlanmışım güneşe vermişim kendimi, mitolojik hayallere dalmışım...

Denizin tadı tuzluymuş çok. Deniz gözlüğümü takıp suya dalmışım. Balıklar görünüyomuş bi sürü, peşlerinden yüzüyormuşum....

Gün batıyormuş odama. Beyaz perdeler, örtüler ve yastıklar kızıla çalıyormuş. Pembe yanaklarımdan ve bronz omuzlarımdan güneş yansıyormuş...
Banyoda geniş ağızlı yüksek bir duş varmış. Kapansa da su damlatıyormuş. Altında yıkanırken, penceresinden lavanta çiçekleri görünüyormuş, kokusu saçlarıma karışıyormuş hafiften...

Bisikletle 14 dakikada kasabaya iniliyormuşum yemek yemek için... Tahta masalar üzerinde, mavi kareli örtüler serilmiş bir balık lokantası bulmuşum. O gün tutulmuş balıklar, ahtapotlar, karidesler ve lakerdalarla doluymuş masa ve tabi kızarmış ekmek dolu ekmek sepeti...
Rakı kadehi, limonata kadehinden bozma, içi buz doluymuş. Başımı kaldırdığımda, akdenizin laciverti zifte çalmış, üzerinde tepsi gibi mehtap ve ekmeğin köşeleri gibi serpilmiş adalar bütün ihtişamıyla duruyormuş... meğer burdaki insanlar yaşıyormuş...
Bana doğru esen rüzgar, masamdaki minik mumu dalgalandırıyor ve ayak parmaklarımın arasından geçip içimi serinletiyormuş...

Wednesday, March 26, 2008

İş / Para ve yaşam döngüsü

Ben, özel hayatımı en iyi şekilde yaşayabilmek için, geriye kalan zamanımda çalışarak para kazanıyorum.

Wednesday, March 5, 2008

Kapılar











Tuesday, March 4, 2008



Monday, March 3, 2008

Apartman Çocuğu

Pencerenin önünde oturup saatlerce sokağı seyrettiğimi hatırlıyorum.
Özellikle anneannemin odasındaki pencereden dışarı bakardım.
Belirli dönemler vardı uzun uzun dışarıyı seyretmemi gerektiren. En zevklisi, kömür zamanlarıydı.
Kömür kapının önüne bir kamyondan yığılır tepeleme doldurulurdu. Genelde aynı kamyon karşı ya da yan apartmanlara da tepeleme kömür bırakırdı.
Apartmanın kapıcısı bazen tek başına bazen biriyle birlikte, küfelere kömürleri doldurur, kömürlüğe taşırlardı parti parti.
Başından sonuna kadar, minnacık kömür zerreciklerini toplayıp, en son sokağı süpürmelerine kadar seyrederdim.
Süpürmek için, çalıları bir dala bağladıkları çakma bir süpürge kullanırlardı. Süpürge hayli pis, hayli cadı süpürgesi gibiydi ama çoook severdim onu.
Küfelerin de kenarları köşeleri yırtık olurdu. Hiç bir “sıfır” küfeye raslamadım. Kenarından kömür tozlarını damlata saça serpe ilerlerdi...
Karşı apartmana da eş zamanda kömür gelmişse, iki apartmanı aklımdan yarıştırırdım. Kim kazanacak diye. Biz kazandık mı sevinirdim. Bi o kadar da üzülürdüm bitti taşımaları diye : )

Apartman çocuklarına has bir oyundu sanırım bu. Bir diğer apartman oyunu, uçan balondu.
Sokakta uçan baloncu balon satar bazen annem de alırdı.
Balonun iplerinden aşağıya minik bir kağıt bağlanırdı (sepet gibi) içine de bi takım piyon gibi adamlar koyulurdu. Apartmanın merdiven arasından bıraktın mı döne döne yukarı çıkardı... ben de merdivenlerden peşinde. Ablamla oynardık bunu, düzeneği o icat etişti. Akıllı olanımızdı o.
Balonun ömrü kısa olurdu, ertesi sabaha buruş bulurdum, yüzüne bakmaya korkardım. Annemi çağırırdım ve benden saklaya saklaya atardı.. Korkardım çünkü. Ablam da korkardı, bakamazdı.
Sonraları farkettim ki uçan balonun ömrü kısa. Oynamaktan sıkıldığım ve balonun da halen genç olduğu bir anda, onu arka balkondan özgür bırakırdım. Binaların en üst katlarına kadar çıkar, sonra binaları da aşıp gözyüzünde kaybolurdu. Bayılırdım...

Alt komşumuz yaşlı bir karıkocaydı. Bişiy Amaca derdim ama ne amcaydı hatırlamıyorum şimdi. Bişi aymca, en alt katta yani bizim hemen altımızda otururdu.
Küçük bir kovacım vardı bakırdan. Ucuna ip bağlar aşağıya sarkıtırdım. Ben bakmazken içine mutlaka bişiyler koyardı. En çok da huni şeklindeki bir kağıda doldurduğu şekerleri koymasını severdim. Şekerler lezzetli olmazdı ama huninin içinde farklı barklı şekerler bulmak beni çok neşelendirirdi.
Sonra sonra taşındılar, çok üzüldüm. Arkasından kim aşağıda otursa uzun kalmadı, dost olamadım... Halen de sevmem aşağı yeni gelenleri...

Dur da bir başka apartman oyunu daha anlayayım; yer karoları.
Apartmanın girişindeki yer karoları tam ayaklarım kadardı. Bir enine bir boyuna dizilmiş taşlar üzerinden adım adım yürümek de bir oyun şekliydi. Ama bu daha çok okul servisini beklerken zaman geçirmek için oynanırdı...
Servis sol sokaktan gelirdi. Gelişini görmek için kafanı kapı camının sağına dibine kadar yapıştırman gerekirdi. Geldi mi bir heyecanlanır, dışarı fırlardın...

Apartman girişinde, neşe dolu başka bir oyuncak daha vardı. Apartmanın posta kutusu. Tahtadan eski bir kutuydu. Her daire için kutunun içinde gözler vardı.
Her katta 2şerden (sağlı sollu) toplam 8 göz. Gözlerin üzeri bir kapakla örtülüydü. Bazı kapaklar açılmazdı, kilitliydi. Ama çoğu açılırdı.
Tüm kapakları açıp, sonra kapamak zevkliydi.
Kapaklar içinden bir zarfı çekip çıkartmak sonra geri koymak da zevkliydi. Tüm posta kutusunu bir oyun evi olarak kullanmak da zevkliydi, ama gerçek oyuncaklar koyamazdın içine hayal ederdin...
Posta kutusu ve zarflarıyla çok oynadım ama kimsenin mektubunu açmadım. Annem “Üzerinde ismi yazan kişi dışında kimse bir mektubu açmamalı “derdi. Bu nasihatını sıkı sıkıya tuttum hala da dikkat ederim, açmam...
Eskiden mektup gelirdi bize. Bana da gelirdi. Mektup arkadaşım vardı, bomontide oturmasına ramen...
Birbirimizi hiç görmez ama mektuplaşırdık, fotograflarımızı gönderirdik birbirimize. Halen saklarım.
Bu da apartman çocuklarının haberleşme biçimi olsa gerek.

En üst katta bir komsumuzun kızı vardı sonrasonra, onunla bir dönem oldukça sık görüşür olmuştuk. Hatta gündüz çizdiğimiz resimleri, onun evinin duvarlarına yapıştırarak, akşam çalışan annelerimiz için bir resim sergisi düzenlemiştik bir gün. Çok güseldi.

Köy çocukları ya da mahalle çocukları gibi koşturamadım. Apartman çocukları gibi biraz yalnız, biraz melankolik kaldım sanırım... Ama ben de bu çocukluğumu seviyor ve özlüyorum zaman zaman...

Sunday, November 4, 2007

Portakal Yemenin Usulü

Ben; bizardan anlatacağım, “Portakal Yemede Radikal Çözümler” durumunun her ailede yaşandığını düşünüyorum. Ama korkarım ki bu Elmasoğlu ailesinin tarhinde yaşanmış özel bir dönemdir.

Portakal ilk dönemlerde şöyle soyulurdu;
Önce kafası kesilirdi. Sonra bıçağın sivri ucu, portakalın kenarından sokulur ve daire şeklinde kabul ve dilimler arasında parmakların kolayca girebilmesi için oyuk açılırdı.
Sonra portakal kabuğu , baştan uca doğru belirli dilim aralıklarında yesilirdi.
Bıçak bir kenara konur, iş parmaklara devredilirdi.
Baş kısmında açılan oyuk yardımıyla, dilimlenmiş portakal kabuğu portakaldan ayrıştırılır, ve neticede ortalama 5-6 kayık şeklinde portakal kabuğunuz olurdu.
Bu kabuklar, sonradan oynanmak üzere kenara atılırdı.
Soyulmuş portakalın dilimleri arasında iki elin başparakları sokulur ve kibarca yanlara açılaraktan portakal bölünürdü... Portakal suluysa, parmaklarınız vıcık vıcık olur, bazen akan portakal suyu baş parmağınızın bitiş yerini de geçerek bileklerinize ulaşırdı ki bu irenç bir durumdu! İnsanı portakaldan soğuturdu.

Kenara ayırdığımız kabuklara gelelim. Küçkken bu kabuklardaki beyaz bölümü, bir balıkçı edasıysal, turuncu bölümden sıyırmaya bayılırdım. Sıyrılmış turuncu bölüm nokta nokta olurdu... ortadan ikiye katladın mı suyunu fışkırtırdı. Portakal değil ama mandalina kabukları, arkadaşlar – kardeşler arasında doğal su tabancası görevini de görürdü... Ama ben küçükken hep korkardım onlardan, gözüme kaçarsa diye. Acıtırdı namussuz çünkü...

Detaylarıyla aktardığım bu usul, ben ortaokula kadar devam etti sanıyorum ki. Sonra nereden gördüm bilmiyorum, yep yeni bi usulle karşılaştım.... şaşırdım. Bir o kadar da heyecanlandım tabi... Artık sulu portakal kabusunun sonu gelmişti!

Bu yeni usulde, portakal boyundan değil, enine kabuklarıyla birlikte ince ince kesiliyordu. Ortaya 5-6 tekerlek dilimli portakal çıkıyordu. Sonra elle bu dilimler bölünüyor, çıkan minik minik portakal üçgenler, kabuğundan ağızla sıyrılarak yeniyordu. Bayıldım!! Bu usulü eve de getirmek istedim.. Zorlandım.

İlk zamanlar, annem beni bi payladı, “Doğru ye şunu” diyerekten. Sonra umursamaz oldu. Bakmıyordu bana. Portakalı yiyordum ya gerisi önemli değildi. Ama o, eski usulle yemeyi sürdürdü. Tabi babam da. Ablamın gözü bendeydi. Ama o da sanıyorum ki bu yeni usule hemen geçemeyecekti.

Nasıl oldu, kimden gördü bilmiyorum! Bir gün annem bu yeni usulü eski usulle birleştiren yep yeni bir çözüm buldu. Eminim ki benden kaynaklanmıyordu ama. Kesin bi misafirlikte felan gördü.
Annem protakalı eski usulle kesiyor, fakat son aşaması olan, dilimlerinden ikiye ayırma işlemi yerine, soyulmuş portakalı tekerlek dilimler halinde eninden kesiyordu.
Hiç sevmedim!

Yani brokrasi gibiydi! Annemin derdi belli, kabuklarından portokalı sıyırmak için dişlerini kullanmak istemiyordu.

Gelelim günümüze. Bu günlerde ben portokalı yeni usulle yemeyi sürdürüyorum.
Annemse, yeni usule ayak uyrdurmaya çalışıyor zaman zaman, ama yarattığı o melez usulle.

Efendim, işte bizim ailenin, liberal duruşu.
Afiyetler olsun.

Saturday, May 5, 2007


Monday, April 9, 2007

Paskalya'dan notlar

Yumurtamurta'nın büyük günü bu gün. Ve bu günler paskalya.
Şimdi bu günlere özgü geçmişe gidecek olursak, aslında pek de öyle can alıcı bir hikaye bulamam. Yani bir sabah uyandığımda neden tavukların rengarenk yumurtlamış olduğunu hiç sorgulamamışım...

Ama, neden "Burda" dergisindeki gibi, yumurtalara desen yapamıyor oluşumuzu hayli sorgulamışımdır. Gerçi annem büyük bir çaba sarfeder her sene, onlarca yumurtayı kırmadan pişirip, en az lekeyle boyamak için. Yine de ne hikmetse, her seferinde oldukça fazla fire verir ve mutlaka lekeli boyanır yumurtalar.
Buna rağmen, lekeli yüzlerini altlara saklayarak, koca bir çanağın içine dizilen rekli yumurtalar, üzerleri yağlı pamukla ovuldu mu acayip güselleşiverirler birden.

Yine bir ritüel olan, kendimi bildim bileli dizilen o aynı plastik yapraklar tabak altına önce bir serilir. Sonra en hasarlı yumurtalar altta olmak koşuluyla, renk homojenine dikkat edilmek suretiyle üst üste dizilirler ve en üste de muhakkak sahte fakat bir o kadar da rekli ve desenli yumurtalar, tavuk - civciv - tavşan gibi süslemeler eklenir.

Eskiden, içleri açılan emayeden yumurtalarımız vardı. Üzerleri desenli. İçlerine draje çikolatalar doldurur kapatır en üste bunları koyardık. Yoklar artık. Yerini başka bişiler aldı. Ama ben yine de onları özlüyorum.

Elbette bir de işin içinde çikolata vardır. Yine tavşan - yumurta ya da tavuk şeklinde çikolatalar.
Eskiden, bu çikolataların içlerinde de şekerler ve minik çikolatalar saklı olurdu. Onları çok severdim ama artık yapılmıyor.

Bir de senelerden bir sene, kinder süpriz yumurtası yeni mi gelmişti Türkiye'ye, biri mi getirmişti yurtdışından bilemiyorum ama ilk bir paskalya günüydü onunla tanıştım... Sonra her paskalya alınır oldu, sonra da özel özel günlerde, anacığım biz küçük kuşlarını sevindirmek için alıyordu. Son son kesildi. Almıyor artık : ) Sefgilim alıyor şimdi.

Annem beni işte böyle bir paskalya günü doğurmuş mesela. Her paskalya anlatılan bir olaydır bu da.
Garip olan ise, her paskalya her zaman aynı güne gelmez ve hatta, babam farklı annem farklı günler aynı olayın yaşandığına inanıp kutlar. Yine de ne hikmetse, 4 senede bir aynı güne denk gelir bu kutlama. O zaman her nedense daha fazla yumurta boyanır! anlam veremem...

Netice itibari ile, İsanın çarmağa gerilmesi ardından, tabuta konması ve fakat, mezarına gelenlerin, tabutta onu bulamaması, ölü bedeni yerine ise, bembeyaz elbiseleri ile karşılasması ve bunun üzerine İsa'nın göğe, Tanrı'nın yanına gittiğine inanmalarıdır bu bayramın bayram olmasının nedeni.

Yumurta olayı ise hayli karmaşık, ama şimdi burda bunları anlatarak propogandaya çevirmeyeyim olayı. Merak edenler araştırıversinler.